Öyküler

Bir Uzun Yol (2012)
Size değil arkanızdaki ovaya bakıyorum. Bir dere geçiyor ya bastonlarınızın izinden, bulutların arasından kayan bir yıldız gibi. Kırlangıçların göğsündeki aklığı anımsatıyor gömlek yakalarınız. Elimi süremem. Sormayın hiç, inanın bilmiyorum, nasıl böylesine kirli olabilir bu kadar akken. Hafif bir rüzgar gibi geçiyor kasabanın üzerinden, kibirli bakışlarınız. Ya şu ortanızdaki serseriye ne demeli. Parmakları ışıl ışıl. Sanki kuyruklu bir sabah yıldızı duruyor sol avcunun içinde. Nasıl söyleyebilirim ki yüzüne bakarak, ellerinin de kirli olduğunu. Birazdan, tüm ışıkları boğan bir sis bulutu yükselecek ellerinden. Kir, kibir, kim bilir, neler vardır daha derin. Hepsi yitip gidecek sislerin içinde. »»

Kırık Kalpli Kadının Öyküsü (2011)
İstersen, küçük bir kız daha geçsin peşinden. Koyu renklerin arasında pastel bir ses. Bir ton, açık mavi. Ya da tonla mavilik. Açık saçık. Bodrum'lu bir kız gibi. Yürürken. Begonviller dökülür beline göğsünden. Konuşurken bir tatlı kaşığı değer dudaklarına, kaçar bir hırsız hapishaneden. Göğüs kafesinde, dörtnala koşan bir tay. İçinde küçük çocuklar. Saçları köpük köpük Ege, köpük köpük ay. Aşk bu kadar yakışabilir bir insana. Deniz, geceye bu kadar yakışabilir. Meyhanelerin, parke taşlı, arka sokaklara açılan kapıları geçer saçlarının arasından, parlar ay, taşar Ege. Bağırır bir kadın geceyarısında, imbat diye. »»

Mevsimlerin de Kendi Sözcükleri Var (2011)
Bari sesimizi de bir duyan olsa. İşte ben, kendi sesimi bile duyamıyorum. Herhalde, tüm okuduğum sayfalar gibi. Bitince çöpe atmak isterdim yalnızca. Arada bir yırtmak da istiyorum, daha yazarken hem de. Bir arkadaşım ayna karşısında çalışmamı önerdi. Öyle yapıyormuş kendisi. Aynanın karşısına geçip saydırıyormuş saatlerce. Yemin ederim. Ana avrat düz gidiyormuş, kendi yüzünü görünce aynada. Bense acıyorum şimdilik. Yazık diyorum kendi kendime. Gülme. Küçük bir çocuk gibi yürümeye yeltenen. Ama sen gülme gene de. Düşün ki, bir kedinin arka ayağı sallanıyor kanepenin üstünden. Ya da perdenin tiftiklenmiş ucu değiyor yere. İdare et işte, kanepeyle perdenin arasında bir yerde, dursun benim sözcüklerim de. Gülme ama içinden. Şiirini ezberlemiş de unutmuş gibi düşün. Bir çocuk. Bir sahne. Bir is bulutu denize savrulan. Görmezden gel, olsun bitsin. Başlığına, düzenine, harflerine falan bak da. Okuma sakın. Okursan. Utanırım. »»

Anasonlu Pasta (2008)
Bir göğsükızıl, renklerini geçtiği yerlerde bırakıp gökyüzüne yükseliyor. Her teliyle ayrı değiyor havanın yumuşaklığına. Ilık mavi ışıyarak geçiyor yanından, bulutlar düşüyor yere. Şaşkın bakışları kanat uçlarından aşağı doğru uzanan koyu karaltının üzerinde geziyor. Göz ucuyla izliyor, yerde, hızla kayan gölgesini. Kayalıkların üzerinden geçiyor eğilerek, ayakkabı boyacısına değiyorken bir ucu, balık satıcısının tek gözünü karartıp arka mahallelere doğru yitiyor diğeri. Kanatlarını açıp dinleniyor uçarken. Gökyüzünde asılı bir tablo gibi bekliyor zamanı. Aşağıdan bakınca, düşmeden yıllarca durabilir gibi görünüyor gökyüzünde. İki erkek çocuk kavga ederken ağaçlıkta, aralarına sokuyor gölgesini, kılıç gibi keserek telleri, evlerin üzerinden aşağı. Ağaçların en üst dalınının kokusuna, minare ucu rengini ekleyerek geçiyor şehrin bin tane şehir üstünden. Taze ot kokusu getiriyor, is kokusu taze, denizin ötesinde. Kanatlarının altında çocuklar geziyor. O geçince, anneler çiçek takıyor çocukların yakasına. »»




© 2013 Burak Kaya