Bir Uzun Yol (2012)

Bir Uzun Yol (2012)

Size değil arkanızdaki ovaya bakıyorum. Bir dere geçiyor ya bastonlarınızın izinden, bulutların arasından kayan bir yıldız gibi. Kırlangıçların göğsündeki aklığı anımsatıyor gömlek yakalarınız. Elimi süremem. Sormayın hiç, inanın bilmiyorum, nasıl böylesine kirli olabilir bu kadar akken. Hafif bir rüzgar gibi geçiyor kasabanın üzerinden, kibirli bakışlarınız. Ya şu ortanızdaki serseriye ne demeli. Parmakları ışıl ışıl. Sanki kuyruklu bir sabah yıldızı duruyor sol avcunun içinde. Nasıl söyleyebilirim ki yüzüne bakarak, ellerinin de kirli olduğunu.

Birazdan, tüm ışıkları boğan bir sis bulutu yükselecek ellerinden. Kir, kibir, kim bilir, neler vardır daha derin. Hepsi yitip gidecek sislerin içinde.

Ortadaki damat kılıklı yok mu. Zor diyormuş aynı kızı sevmek. Nesrin söyledi dün. Kasabada başka kimse yokmuş gibi, üçü de aynı kıza aşık olmuş. Her hafta sonu iki dirhem bir çekirdek kasabaya gitmelerinden belli değil miydi zaten. Birbirlerinin eline koz vermek istemiyorlardır. Ama bu kibirli bakışlar, kendini beğenmiş tavırlar, afili dönüşler falan. Sen söyle, marangozun götten bacak kızı için, değer mi bu kadar numaraya. Adlarını bilsem söylerdim zaten. Arkadakine tırışka, ortadakine artist, öndekine de zibidi diyorum ben. İster beğen, ister beğenme. Ne olmuş yani, ben de senin adını beğenmiyorum. Söze gelince, "amaan çok da umrumdaydı", "istemezse kendi bilir" demeler, uzaktan görünce, yalandan burun kıvırmalar. Kız, habire düşlerine girip çıkıyormuş adamların, bir çekirge gibi sarmaşığın yapraklarında. Bir görünüp bir yitiyormuş. "Her geçen gün, güzelleşiyor" dediğinde önden yürüyen, diğerleri de onaylar gibi başlarını sallıyormuş. Yalan değil, güzelleşiyordur da gerçekten. Bizim üçlüyü gördükçe peşinde, daha da bir kıvrılıyordur saçının büklümleri, dudakları mosmor, yüzü alaz alaz. Kaşları yay gibi geriliyordur iyice. Burnu havadaydı zaten. Parka gidip salıncağa binmiş geçen gün. Biraz yükseldiğinde, alttaki yolun kenarında görmüş bizim üç kafadarı. Adı gibi biliyordur elbette, üçü de havalanan eteğinin aralığından bakıyor artık dünyaya. Görmemiş gibi bunları, yarım saate yakın sallanmış salıncakta. Eteği bir pelerin gibi havalanıyormuş, yeni biçilmiş otların arasında. Ya geçen akşamki rezalete ne demeli. Burhan amcanın meyhanesine gidip kavga etmişler aralarında. Garson anlattı, önce bir büyük içmişler. Fısır fısır konuşuyorlarmış aralarında. Sonra sesler yükselmiş. Gülmekle ağlamak arasında bir şey dedi garson. Martı çığlıkları gibi, yalnız, soğuk, kış akşamlarında. Meyhaneci araya girene kadar, bunlar yumruk yumruğa girişmişler birbirlerine. Haber uçmuştur tabii marangozun süslüsüne. Düşünsene erkekler bir araya gelip kavga ediyorlar senin için. Kızmıyorum elbette. Aşık olmuşlar işte, kendi elleriyle batırmışlar bıçakları en derine. Şimdi de zıplayıp duruyorlar kızın önünde. Kız şöyle bir bakıp, karar verecek. Aniden. Elini uzatıp, çekecek bir bıçağı etinden. O zaman, diğerlerinin dudaklarında eğik bir gülümseme, "kararına saygı duyuyorum" gibi saçma sapan laflar edip tırıs tırıs gidecekler. Ne saygısı, bıçak bu. Kanayacak kesikleri günlerce. İşte o zaman göreceğiz renklerin gerçek tonlarını. Sesleri oluşturan dalgaları. İçlerinde ne varsa dökülecek. Çorabı sökülecek öndekinin, peşindekinin gömleğinden bir iplik sarkacak. Biz ayıplamayacağız ama. Yüzlerine, yelin yıllar içinde kayalara oyduğu gibi, ağırbaşlı, uzun soluklu bir hüzün vuracak. Şimdi, babalarının malıymış gibi baktıkları ova, dere, toprak. Ayaklarını sürüdükleri otlar. O gün yitip gidecek ellerinden. Işığın bin yıllardır vurduğu ova, ovadaki zeytin ağacı, ağacın dalı, içi çürümüş bir ahşap direk gibi kırılıverecek. Bilmek gerekirdi. Burada doğmuş büyümüş olsalar da, hiçbiri onların değil aslında. Tahta merdivenin üzerinden dereyi geçerken, kopacak gürültüden başkası, onların değil. Oysa uzun bir gece vardı önlerinde. Toprak öylesine ışıl ışıldı ki, büklerden bile yansıyordu yıldızların geçişleri. Seyretmek için durup sırtını boşluğa yaslamıştı bir uzunbacak.

İşte benim söyleyeceklerim bunlar. Bir şey daha vardı aslında. Unutmak için dolanıp durdum satır aralarında. Çalıların dibine baktım da şimdi, duruyor aynı yerde. Uyuyor gibi ama gözlerini aralayıp saatine bakıyor arada bir. Öylece duruyor, bir çift martının arkasında. Sözü nasıl getireceğimi bilemiyorum: Sol başta, sigara içen çocuk. Çok güç ama birinin de söylemesi gerekiyor bir kış sabahı öleceğini, öğlen güneşini göremeden.

Nereden mi biliyorum. Arkandaki ova akarken, dere öylece duruyor. Donmuş da değil üstelik.

Burak Kaya



© 2013 Burak Kaya